Yazmayı hep çok sevdim. Çok mutlu olduğumda, çok daraldığımda, çok üzüldüğümde; esasında hangi duygu olursa olsun içimde çoklaştığında hemen kağıda kaleme sarılıyorum. Kağıdın önüme serildiği an, benim için tünelin ucundaki ışık, aydınlığın habercisi. Bu bahsettiğim kağıt da genelde o an önümde ilk bulunan üzerine kalem geçebilen ilk şey oluyor. Seviyorum ilkelce rastgele yerlere yazmayı. Bazen peçeteye, bazen bir faturanın arkasına, bazen bir ilaç kutusunun temiz kısmına. Sonra da o yazdıklarımı çantamda taşıyorum; tıpkı Kabil'in öldürdüğü kardeşi Habil'i günlerce sırtında taşıdığı gibi. Gördünüz mü, yine bir ilkelliğin müptelası olduğum ortaya çıktı. Bulduğum ilk boşlukta açıp onları okuyorum.Bazen kağıda döktüğüm devrik cümleye kızıyorum, bazen yerinde olması gereken virgülü koymamış olduğum için kendime. Ama en çok da kendime. Böylelikle yarı yarıya paylaşmış oluyoruz kağıtla üzerindeki cümlelerin eksiklerini, noksanlarını. Tamamlıyoruz içimizden geçen her şeyi.
Bir müddet sonra da kaybediyorum yazdıklarımı. Aradan biraz daha zaman geçtiğinde de buluyorum ya da rastlıyorum. Nasıl hoşuma gidiyor tekrar tekrar okumak. Seviyorum o hissi.
İşte böyle! Demem o ki , siz de bulun içinizdekilerin akarının neresi olduğunu. Bir kağıt mı, bir nota mı, bir tuval mi ya da bir tirat mı. Hemen keşfedin ve bölüşün içinizdeki yarım kalmışlıkları veya çok fazla olanları.
Yorumlar